Site icon Mesime ÜNALMIŞ

Kuruyan Göletin GözyaşlarıSu Samuru Sera’nın Hikâyesi – Bölüm 1

Reklamlar

Kuruyan Göletin Gözyaşları
Su Samuru Sera’nın Hikâyesi – Bölüm 1

“Ben Sera. Gövdem suya değmeden nefes alamam. Ama artık su yok. Nefes de yok.”

Göletin kıyısında, çatlamış toprakların üzerinde yatıyordu Sera. Gözleri, bir zamanlar serin sularla dolup taşan, şimdi ise kupkuru bir çukura dönüşmüş gölete kilitlenmişti. Her sabah güneş doğarken, suyun yüzeyinde dans eden ışık huzmeleriyle uyanırdı. Şimdi ise güneş, sadece yakıyor. Sadece kurutuyor.

Sera’nın kürkü tozla kaplıydı. Bir zamanlar suyun içinde kayarken parlayan tüyleri, şimdi mat ve solgundu. Göğsünde bir ağırlık vardı. Sadece susuzluk değil bu. Bu, bir yas. Bu, bir terk ediliş.

“Ne oldu bize?” diye fısıldadı. “Kim kuruttu bizi böyle?”

Göletin kenarındaki sazlıklar, artık rüzgârla değil, acıyla titriyordu. Kuruyan çamurda çatlaklar, birer yara gibi açılmıştı. Sera, o çatlaklara baktı. Her biri, bir anıyı yutmuş gibiydi. Yavrularıyla oynadığı günleri, suyun içinde döne döne yüzdüğü sabahları, ay ışığında parlayan su yüzeyini…

Ama şimdi? Şimdi sadece sessizlik vardı. Ve toprakta yankılanan bir boşluk.

Sera, gövdesini sürüyerek eski yuvasına doğru ilerledi. Göletin kenarındaki taşların arasına gizlenmişti yuvası. Bir zamanlar serin, güvenli, nemliydi. Şimdi ise kuru, tozlu ve sessizdi. İçeri girdiğinde, bir zamanlar yavrularının sesleriyle dolup taşan o küçük mağara, şimdi mezar gibi geldi ona.

Küçük bir taş parçasını pençesiyle kavradı. Titreyen elleriyle onu göğsüne bastırdı. Bu taş, yavrularından birinin oyun oynarken getirdiği taştı. “Anne bak, kalp gibi!” demişti. Gerçekten de kalp şeklindeydi. Ama şimdi o kalp, çatlamıştı.

Sera, taşın çatlağından içeri bakar gibi oldu. Sanki orada, bir zamanlar akan suyun sesi vardı. Ama hayır… Bu sadece rüzgârın, boşlukta yankılanan uğultusuydu.

İlk önce bir kamyon sesi duyulmuştu. Ardından kazma sesleri. Sonra patlamalar. Göletin çevresine gelen insanlar, ellerinde makinelerle toprağı kazmaya başlamıştı. “Altın var burada,” demişti biri. “Derinlerde… Çok derinlerde…”

Sera, ilk başta anlamamıştı. Altın neydi? Yenir miydi? İçilir miydi? Yavrularını doyurur muydu?

Ama sonra anlamıştı. Altın, suyun düşmanıydı. Çünkü insanlar, altın için suyu kurutuyordu. Göletin altındaki taşları parçalamak için suyu boşaltmışlardı. Zehirli kimyasallar dökmüşlerdi. Balıklar ölmüştü. Kurbağalar kaçmıştı. Kuşlar bir daha dönmemişti.

Ve Sera… Sera kalmıştı. Çünkü burası onun eviydi. Çünkü başka gidecek yeri yoktu.

“Ey insan!
Altın mı daha değerli, yoksa bir damla su mu?
Parlayan taşlar mı, yoksa yaşayan kalpler mi?”

Sera, gökyüzüne baktı. Keklikler uçuyordu. Onlara seslendi:

“Gidin… Gidin ve anlatın.
Sera’nın gözyaşlarını, kuruyan göleti, susuz kalan yavruları anlatın.
Belki bir çocuk duyar. Belki bir öğretmen anlatır. Belki bir kalp uyanır.”
Umut, her gün defteriyle gölete gelmeye devam etti. Ama artık yalnız değildi. Yanında annesi, babası ve birkaç komşu daha vardı. Ellerinde su şişeleri, küçük fidanlar, plastik torbalar dolusu çöp… Göletin çevresini temizliyor, toprağı havalandırıyor, kuruyan alanlara su taşıyorlardı.

Sera, uzaktan izliyordu. İlk başta korkmuştu. Yine mi insanlar? Yine mi makineler? Ama bu kez gelenler, yıkmak için değil, onarmak için gelmişti. Umut, her gelişinde Sera’ya bir şeyler bırakıyordu: bir çiçek, bir taş, bir not. “Bugün üç kişi daha geldi.” “Annem göletin hikâyesini okulda anlattı.” “Öğretmenimiz bu yeri koruma projesi yaptı.”

Keklikler, bu haberleri taşıyordu ormanın derinliklerine. Baykuşlar gece boyunca ötmeye başladı. Kurbağalar, uzak bataklıklardan geri dönmeye başladı. Sincaplar, yeniden ağaçlara tırmanıyordu. Göletin çevresi, yavaş yavaş nefes almaya başlıyordu.

Bir sabah, Sera uyandığında toprağın kokusu farklıydı. Nemliydi. Serindi. Gökyüzü griydi ama umut doluydu. Yağmur yağıyordu. İlk damla, Sera’nın burnuna düştü. Ardından bir tane daha. Sonra bir tane daha. Ve sonra… gökyüzü ağlamaya başladı. Ama bu kez acıdan değil. Şefkatten.

Sera, göletin ortasına koştu. Çatlamış toprak, suyu içine çekiyor, yavaş yavaş doymaya başlıyordu. Küçük birikintiler oluştu. Sera, pençesini suya daldırdı. Soğuk. Gerçek. Yaşayan. Su.

Gözleri doldu. Gökyüzüne baktı. Keklikler dönüyordu. Umut, ailesiyle birlikte göletin kenarındaydı. Elinde tuttuğu defteri kapattı. Sera’ya doğru eğildi ve fısıldadı:
“Başardık.”

Sera, suya atladı. Küçük bir çember çizdi. Gövdesi yeniden parlıyordu. Kalbi atıyordu. Yaşıyordu.

O gün, göletin kenarında bir tören yapıldı. Çocuklar, ellerinde taşlarla geldiler. Her biri bir damla çizmişti. Her biri bir söz yazmıştı. “Suyu koruyacağım.” “Doğayı seveceğim.” “Hayvanların sesi olacağım.”

Sera, göletin ortasında döndü. Gözleriyle her çocuğa baktı. Her birine bir teşekkür fısıldadı.
“Ben Sera. Gövdem suya değmeden nefes alamam. Ama artık yalnız değilim. Artık biz varız.”

Ve gökyüzü, bir kez daha ağladı. Bu kez sevinçten.
BÖLÜM SONU ETKİNLİKLERİ – Sınıf Çalışması
Amaç:

  1. Duygusal Yansıma – “Sera’nın Kalbinde Ne Vardı?”
  1. Mektup Yazma – “Sera’ya Bir Mektup”
  1. Görsel Anlatım – “Göletin Öncesi ve Sonrası”
  1. Tartışma – “Altın mı, Su mu?”
  1. Anket – “Bugün Doğa İçin Ne Yaptım?”
  1. Eylem Çağrısı – “Bir Damla İçin”

Exit mobile version