“SEVGİ EVLERİ” “BÖLÜM 1”

Reklamlar
Çiçeklerle çevrili bahçede bir grup çocuk, büyük bir evin önünde gülümseyerek poz veriyor. Üzerlerinde farklı kıyafetler var ve arka planda doğal bir manzara görünmekte.

Bir Çocuğun Sessizliği

Bölüm 1

Bir Çocuğun Sessizliği

Okul bahçesi, sabahları her zaman olduğundan daha büyük görünürdü.

Çocukların koşuşturmaları, ayakkabıların taş zemine vuran sesleri, bir yerlerden yükselen kahkahalar ve öğretmenlerin arada bir duyulan uyarıları birbirine karışırdı.

Kimi çocuklar arkadaşlarını görür görmez yanlarına koşar, kimi çantasını bir köşeye bırakıp oyuna katılır, kimi de daha ders başlamadan anlatacaklarını yetiştirmeye çalışırdı.

Bahçenin bir köşesinde Defne ile Melis ip atlıyordu.

Defne ipin bir ucunu tutuyor, Melis diğer ucundan çeviriyordu.

— Bir, iki, üç…

Defne zıplıyor, her başarılı atlayışında gülüyordu.

— Bak, bu sefer on tane yapacağım!

— Yapamazsın, dedi Melis gülerek. Geçen sefer sekizde takıldın.

— Bu sefer farklı.

— Her seferinde böyle diyorsun.

İkisinin kahkahası bahçenin içinde kaybolurken biraz ileride bir çocuk onları izliyordu.

Deniz.

Elinde küçük, mavi bir top vardı.

Topu bir elinden diğerine geçiriyor, sonra tekrar tutuyordu.

Aslında birkaç dakikadır onların yanına gitmek istiyordu.

Bunu kimse fark etmiyordu.

Deniz, okulda genellikle böyleydi.

Bir şey söylemeden önce uzun uzun düşünürdü.

“Şimdi gidersem rahatsız eder miyim?”

“Beni oyuna alırlar mı?”

“Ya hayır derlerse?”

Bazen bir çocuğun yanına gitmek, yetişkinlerin sandığından çok daha büyük bir cesaret gerektirirdi.

Deniz sonunda derin bir nefes aldı.

Topunu kolunun altına sıkıştırıp onlara doğru yürüdü.

— Ben de oynayabilir miyim?

Defne hemen başını kaldırdı.

— Tabii ki!

Ama Melis’in yüzündeki gülümseme bir anda kayboldu.

— Hayır.

Defne şaşırdı.

— Neden?

Melis omuzlarını kaldırdı.

— Çünkü biz oynuyoruz.

Deniz bir an ne diyeceğini bilemedi.

— Ben de oynayabilirim. İpi tutarım.

Melis başını iki yana salladı.

— Olmaz.

Deniz Defne’ye baktı.

Defne’nin yüzünde kararsızlık vardı.

Bir yanda en yakın arkadaşı Melis, diğer yanda birkaç saniyedir önünde duran Deniz…

Melis bu kez daha sert konuştu:

— Ya ben ya o.

Bahçenin gürültüsü bir anda Deniz’e çok uzaklardan geliyormuş gibi oldu.

Elindeki topu daha sıkı tuttu.

Defne bir şey söylemek istedi ama kelimeler ağzından çıkmadı.

Deniz ise hiçbir şey söylemedi.

Sadece başını eğdi.

— Tamam.

Ve geri döndü.

O kadar küçük bir kelimeydi ki…

Kimse onun içinde ne kadar büyük bir kırgınlık taşıdığını anlayamadı.

Deniz birkaç adım uzaklaştı.

Sonra bahçenin duvar kenarındaki banka oturdu.

Mavi top hâlâ kucağındaydı.

Topa baktı.

Bir süre sonra ayağıyla yere küçük bir taş itti.

Taş yuvarlandı.

Deniz tekrar itti.

Bu kez daha uzağa gitti.

Kimse onunla konuşmuyordu.

Aslında Deniz buna alışkındı.

Belki de en tehlikeli tarafı buydu.

İnsan bazı şeylere alıştığında, onların yanlış olduğunu düşünmemeye başlayabiliyordu.

Deniz’in evi okuldan çok uzak değildi.

Ama evde de okul bahçesinden farklı bir sessizlik vardı.

Annesi sabahları erkenden işe giderdi.

Babası vardiyalı çalıştığı için bazen Deniz uyurken evden çıkar, bazen de Deniz uyuduktan sonra gelirdi.

Birbirlerini seviyorlardı.

Bundan hiç şüphesi yoktu.

Ama sevgi her zaman konuşarak gösterilmiyordu.

Bazen yorgun bir annenin mutfakta hazırladığı yemekti.

Bazen babasının işten dönerken aldığı küçük bir çikolataydı.

Bazen kapının yanına bırakılmış “Derslerini unutma.” notuydu.

Deniz bunların hepsini severdi.

Yine de bazı akşamlar sofrada üç kişinin yerine yalnızca iki kişi olurdu.

Bazı akşamlar babası evde olmazdı.

Bazı sabahlar annesi çıkarken Deniz daha uyanmamış olurdu.

Deniz okulda yaşadıklarını anlatmak istediğinde ise çoğu zaman anlatacak doğru zamanı bulamazdı.

Bir akşam annesi eve geldiğinde Deniz mutfak masasının başında oturuyordu.

Önünde sökülmüş bir oyuncak araba vardı.

— Yine mi bozdun onu? diye sordu annesi gülümseyerek.

Deniz başını kaldırdı.

— Bozmadım. İçine bakıyorum.

— Peki çalışacak mı sonra?

— Belki.

Annesi çantasını bıraktı.

— Bugün okul nasıldı?

Deniz cevap vermek üzereydi.

“Beni oyuna almadılar.”

demek istedi.

Ama annesinin yüzündeki yorgunluğu görünce sustu.

— İyiydi.

Annesi başını salladı.

— Güzel.

Sonra mutfağa geçti.

Deniz söktüğü oyuncak arabanın küçücük vidasını avucunun içinde çevirdi.

“İyiydi.”

Bazen bir çocuğun söylediği en kısa cümle, söyleyemediği en uzun hikâyeyi saklardı.

Ertesi sabah Deniz okula biraz erken geldi.

Bahçede henüz çok az çocuk vardı.

Bir köşeye oturdu.

Çantasından defterini çıkardı.

Sayfanın kenarına küçük bir ev çizdi.

Sonra evin önüne üç çocuk çizdi.

Birini sildi.

Tekrar çizdi.

Sonra birini daha sildi.

Kalemi bıraktı.

Kendi kendine kızdı.

Neden böyle bir şey çizdiğini bilmiyordu.

Bir süre sonra sınıf öğretmeni Ayşe Öğretmen bahçeden geçti.

Deniz’i fark etti.

Normalde olsa yanına giderdi.

Ama o sabah durdu.

Çünkü Deniz’in yüzünde bir şey vardı.

Sadece sessizlik değildi.

Bekleyiş vardı.

Birinin gelip onunla konuşmasını bekleyen bir çocuk gibi görünüyordu.

Ayşe Öğretmen birkaç saniye uzaktan baktı.

Sonra yanına gitti.

— Günaydın Deniz.

Deniz hemen defterini kapattı.

— Günaydın öğretmenim.

— Ne çiziyordun?

— Bir şey yok.

Ayşe Öğretmen gülümsedi.

— “Bir şey yok” dediğimiz şeyler bazen en önemli şeyler olabilir.

Deniz cevap vermedi.

Öğretmeni onun yanına oturdu.

Defteri zorla açtırmadı.

Ne olduğunu sormadı.

Sadece yanında oturdu.

Bir süre ikisi de konuşmadı.

Sonra Deniz:

— Öğretmenim…

— Efendim?

— İnsan bir arkadaşını çok isterse, başka arkadaşının olmaması mı gerekir?

Ayşe Öğretmen önce cevap veremedi.

Sorunun yaşından büyük olduğunu düşündü.

— Neden böyle düşündün?

Deniz omuzlarını kaldırdı.

— Öyle.

Ayşe Öğretmen daha fazla sormadı.

Ama o sabah sınıfa girerken aklında yalnızca Deniz’in sorusu vardı.

Bir çocuk neden arkadaşlık hakkında böyle bir soru sormak zorunda kalmıştı?

Ders başladığında Ayşe Öğretmen kitabını açtı.

Sonra kapattı.

Bugün farklı bir şey yapmaya karar verdi.

— Çocuklar, dedi. Size bir soru soracağım.

Sınıf sessizleşti.

— Bir arkadaşlıkta en önemli şey nedir?

Eller havaya kalktı.

— Eğlenmek!

— Birbirimize yardım etmek!

— Birlikte oyun oynamak!

— Kavga etmemek!

Ayşe Öğretmen gülümsedi.

— Peki ya paylaşmak?

Deniz başını kaldırdı.

Melis ona bakmadı.

Defne ise ikisinin arasında gözlerini gezdirdi.

Ayşe Öğretmen tahtaya tek bir kelime yazdı:

PAYLAŞMAK

Sonra altına ikinci kelimeyi ekledi:

DİNLEMEK

Bir süre düşündü.

Üçüncü kelimeyi yazmadan önce durdu.

Çünkü yıllardır öğretmenlik yapmasına rağmen ilk kez şunu fark ediyordu:

Çocuklara matematiği, Türkçeyi, fen bilgisini öğretiyorlardı.

Ama birlikte yaşamayı ne kadar öğretiyorlardı?

Bir çocuğun yalnız kaldığını fark etmeyi?

Bir arkadaşının “hayır” demesinin arkasındaki korkuyu anlamayı?

Kıskançlıkla sevgiyi birbirinden ayırmayı?

Öfkelendiğinde kendini durdurmayı?

Bunların hepsi de öğrenilmesi gereken şeyler değil miydi?

Ayşe Öğretmen tahtaya üçüncü kelimeyi yazdı:

ANLAMAK

— Birbirimizi anlamadan gerçekten arkadaş olabilir miyiz?

Bu kez sınıf sessizdi.

Defne parmağını kaldırdı.

— Öğretmenim, bazen insan arkadaşını kaybetmekten korkabilir mi?

Ayşe Öğretmen ona baktı.

— Evet.

— Peki o zaman başka biriyle arkadaş olmasını istemezse?

Ayşe Öğretmen bir an durdu.

— O zaman korkusunu arkadaşını yönetmek için kullanmamalı. Çünkü sevdiğimiz birini yanımızda tutmanın yolu onu seçmeye zorlamak değildir.

Melis başını eğdi.

Deniz ise öğretmenine baktı.

İlk kez biri onun yaşadığı şeyi sınıfta herkesin önünde konuşuyordu.

Ama kimse onun adını söylemiyordu.

Bu, Deniz’in içini biraz rahatlattı.

Öğle arasında başka bir olay oldu.

Sınıftaki çocuklardan Arda yeni bir oyuncak getirmişti.

Oyuncak, uzaktan kumandayla hareket eden küçük bir arabaydı.

Çocukların hepsi etrafına toplandı.

— Ben kullanacağım!

— Hayır, önce ben!

Arda oyuncağı kendine çekti.

— Sadece benim seçtiğim kişiler kullanabilir.

Çocuklardan biri:

— Ben seçildim mi?

— Hayır.

— Neden?

Arda:

— Çünkü istemiyorum.

Ayşe Öğretmen olayı uzaktan izliyordu.

Normalde hemen müdahale ederdi.

Ama bu kez etmedi.

Biraz bekledi.

Çocukların kendi aralarında çözüm bulup bulamayacaklarını görmek istedi.

Sonunda Defne araya girdi.

— Hepimiz sırayla kullansak?

Arda:

— Ama oyuncak benim.

— Evet, senin. Ama birlikte oynarsak daha eğlenceli olmaz mı?

Arda düşündü.

Deniz uzaktan onları izliyordu.

Ayşe Öğretmen de Deniz’i izledi.

O an bir şey daha fark etti.

Çocukların sorunu yalnızca oyuncağı paylaşmamak değildi.

Çocuklar paylaşmayı biliyorlardı belki.

Ama paylaşmayı seçmek için bazen birinin onlara yol göstermesi gerekiyordu.

Ve bazı çocuklar bunu öğrenebilecekleri güvenli bir yere ihtiyaç duyuyordu.

Ayşe Öğretmen ilk kez bu düşünceyi zihninde açıkça kurdu.

“Güvenli bir yer.”

Ama henüz bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu.

O gün okul çıkışında Defne, Deniz’in yanına gitti.

— Deniz.

Deniz döndü.

— Efendim?

— Sabah için üzgünüm.

Deniz:

— Sen bir şey yapmadın.

Defne başını eğdi.

— Yaptım.

Bir süre sustu.

— Seni yalnız bıraktım.

Deniz cevap vermedi.

Defne çantasından küçük bir top çıkardı.

— Yarın bunu getireceğim.

— Neden?

— Birlikte oynarız.

Deniz’in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

— Melis de oynayacak mı?

Defne düşündü.

— Bilmiyorum.

Sonra Deniz’in gözlerinin içine baktı.

— Ama bu sefer kimse “ya ben ya o” demeyecek.

Deniz gülümsedi.

O küçücük gülümseme Defne’nin içini ısıttı.

Çünkü bazen bir özür, bir problemi hemen çözmezdi.

Ama kapalı bir kapının ilk kez aralanmasını sağlardı.

Ertesi gün üçü bahçede top oynadı.

Başlangıçta biraz garipti.

Melis topu Deniz’e atarken tereddüt etti.

Deniz de ona.

Sonra Defne topu havaya kaldırdı.

— Hadi!

Top birinden diğerine gitti.

Bir süre sonra üçünün de kahkahaları birbirine karıştı.

Ayşe Öğretmen sınıfın penceresinden onları izliyordu.

Dün olsa bu sahneyi yalnızca güzel bir arkadaşlık anı olarak görürdü.

Bugün ise başka bir şey görüyordu.

Bir çocuğun yalnızlığı…

Bir başka çocuğun kaybetme korkusu…

Bir arkadaşın arada kalması…

Ve doğru zamanda yapılan küçük bir müdahalenin sonucu.

Defterini açtı.

Bir şeyler yazdı.

Sonra durdu.

Şunu fark etmişti:

Belki de çocukların ihtiyacı yalnızca ders saatlerinde onlara rehberlik edilmesi değildi.

Okul bitince ne oluyordu?

Bazı çocukları aileleri hemen alıyordu.

Bazıları evde anne babasıyla zaman geçiriyordu.

Bazılarının ise evde onları bekleyen kimse olmuyordu.

Bazı anne babalar çalışıyordu.

Bazıları çocuklarıyla ilgilenmek istese de buna zaman bulamıyordu.

Ve bazı çocuklar okuldan sonra saatlerce yalnız kalıyordu.

Deniz’in o sabah söylediği cümle yeniden zihninde yankılandı:

“İnsan bir arkadaşını çok isterse, başka arkadaşının olmaması mı gerekir?”

Ayşe Öğretmen kalemini bıraktı.

Belki sorun tek bir çocuk değildi.

Belki Deniz yalnız değildi.

Belki okulun koridorlarında, apartmanların dairelerinde, çalışan anne babaların evlerinde, sessiz odalarda onun gibi hisseden başka çocuklar da vardı.

O akşam Ayşe Öğretmen eve gittiğinde çantasını bırakmadan mutfak masasının başına oturdu.

Kâğıdın üzerine önce bir cümle yazdı:

Çocukların yalnızca okula değil, güvenli bir alana da ihtiyacı var.

Sonra altına başka şeyler ekledi.

Birlikte oyun oynayabilecekleri bir yer.

Kitap okuyabilecekleri bir yer.

Üretim yapabilecekleri bir yer.

Doğayı tanıyabilecekleri bir yer.

Teknolojiyi bilinçli kullanmayı öğrenebilecekleri bir yer.

Kavga ettiklerinde yeniden konuşabilecekleri bir yer.

Bir çocuk kendini yalnız hissettiğinde kapısını çalabileceği bir yer.

Ayşe Öğretmen yazdıklarına baktı.

Henüz ortada bir proje yoktu.

Bir bütçe yoktu.

Bir bina yoktu.

Bir kurum yoktu.

Hatta bir isim bile yoktu.

Sadece bir ihtiyaç vardı.

Ve o ihtiyaç, günlerdir gözlerinin önünde büyüyordu.

Bir çocuğun “Ben de oynayabilir miyim?” sorusunda…

Başka bir çocuğun “Ya ben ya o.” korkusunda…

Bir arkadaşın arada kalışında…

Bir evde söylenemeyen cümlelerde…

Bir oyuncağın paylaşılmamasında…

Bir öğretmenin artık yalnızca ders anlatmanın yeterli olmadığını fark etmesinde…

Ayşe Öğretmen kâğıdın en altına tek bir soru yazdı:

“Çocukların birbirlerine yeniden güvenmeyi öğrenebilecekleri bir yer mümkün mü?”

Uzun süre o soruya baktı.

Sonra cevap yazmadı.

Çünkü cevabı kendisinin vermesi gerekmiyordu.

Belki de çocuklarla birlikte bulmaları gerekiyordu.

Ertesi sabah sınıfa girdiğinde tahtaya bir soru yazdı:

“Okuldan sonra kendinizi nasıl bir yerde görmek isterdiniz?”

Çocuklar şaşırdı.

— Bu ne öğretmenim?

Ayşe Öğretmen gülümsedi.

— Bir hayal sorusu.

Çocuklar konuşmaya başladı.

— Oyun alanı olsun!

— Kütüphane!

— Bilgisayar olsun!

— Resim yapalım!

— Bahçe olsun!

— Hayvanları besleyelim!

Deniz elini kaldırdı.

Ayşe Öğretmen ona baktı.

— Sen ne isterdin Deniz?

Deniz biraz düşündü.

Sonra çok basit bir şey söyledi:

— Kimsenin yalnız kalmadığı bir yer.

Sınıf sustu.

Ayşe Öğretmen’in kalbi sıkıştı.

Çünkü Deniz bunu bir hayal gibi söylemişti.

Ama aslında yaşadığı şeyi anlatıyordu.

Defne elini kaldırdı.

— Herkesin oynayabildiği bir yer olsun.

Melis de konuştu:

— İnsanların birbirini seçmek zorunda olmadığı bir yer.

Ayşe Öğretmen bu kez hiçbir şey söylemedi.

Sadece tahtaya döndü.

Çocukların söylediklerini yazmaya başladı.

Oyun.

Paylaşmak.

Dinlemek.

Üretmek.

Doğa.

Teknoloji.

Güven.

Ve en alta Deniz’in cümlesini yazdı:

Kimsenin yalnız kalmadığı bir yer.

Tahtaya baktığında artık dün akşamki sorusunun cevabını biraz daha iyi görüyordu.

Bu yalnızca okul sonrası bir etkinlik alanı olmamalıydı.

Çocukların birbirini tanımayı, paylaşmayı, üretmeyi, hata yaptığında yeniden başlamayı öğrenebileceği bir yer olmalıydı.

Üstelik bunu yalnızca kendi sınıfları için değil, başka çocuklar için de düşünmek gerekiyordu.

Ayşe Öğretmen ilk kez fikri yüksek sesle söyledi:

— Belki böyle bir yeri gerçekten kurabiliriz.

Çocuklar ona baktı.

— Nasıl?

Ayşe Öğretmen gülümsedi.

— Bilmiyorum.

Bu cevap sınıfta küçük bir şaşkınlık yarattı.

Çünkü öğretmenler çoğu zaman her şeyi biliyor gibi görünürdü.

Ayşe Öğretmen ise ilk kez çocukların karşısında başka bir şey söylüyordu:

— Ama birlikte düşünebiliriz.

Deniz’in yüzünde yeniden o küçük gülümseme belirdi.

O gün okul çıkışında Ayşe Öğretmen okulun kapısından ayrılmadı.

Bahçeye baktı.

Sabah çocukların koşturduğu alan şimdi boştu.

İpler bir kenara bırakılmıştı.

Toplardan biri duvarın yanında duruyordu.

Banklar boştu.

Ama Ayşe Öğretmen artık boş bir bahçe görmüyordu.

Orada sabahki çocukları görüyordu.

Deniz’i…

Defne’yi…

Melis’i…

Ve henüz tanımadığı yüzlerce çocuğu.

Bir çocuğun yalnızlığı, artık onun için yalnızca bir çocuğun sorunu değildi.

Bir arkadaşın kıskançlığı yalnızca küçük bir tartışma değildi.

Bir çocuğun öfkesi yalnızca “yaramazlık” değildi.

Bunların hepsi, yetişkinlerin daha erken fark etmesi gereken işaretlerdi.

Ayşe Öğretmen çantasından o sabahki kâğıdı çıkardı.

Kâğıdın üzerine yeni bir başlık yazdı.

Bir süre düşündü.

Sonra iki kelime yazdı:

Sevgi Evleri

Kelimeyi birkaç kez okudu.

“Ev”…

Çünkü çocukların kendilerini güvende hissettiği bir yer olmalıydı.

“Sevgi”…

Çünkü orada yalnızca bilgi değil, birbirini anlamak da öğrenilmeliydi.

Ama Ayşe Öğretmen bunun henüz bir isimden fazlası olmadığını biliyordu.

Önlerinde uzun bir yol vardı.

Okul yönetiminin ikna edilmesi gerekecekti.

Ailelerin soruları olacaktı.

Belki bazıları karşı çıkacaktı.

Belediyenin desteği gerekecekti.

Para bulunması gerekecekti.

Güvenlik, öğretmenler, programlar, mekân…

Hepsi ayrı bir sorun olacaktı.

Ve belki bazı insanlar,

“Çocukların işi ders çalışmak.”

diyecekti.

Ayşe Öğretmen bütün bunları düşünürken korktu.

Ama korkmasına rağmen kâğıdı katlayıp çantasına koydu.

Çünkü artık başka bir şeyden daha çok korkuyordu:

Çocukların yalnızlıklarını normal kabul etmekten.

Ertesi sabah okul müdürünün kapısını çalacaktı.

Henüz elinde büyük bir proje yoktu.

Sadece bir öğretmenin fark ettiği küçük bir yara vardı.

Ve o yaranın üzerine bir bandaj koymak yerine, neden oluştuğunu anlamaya çalışan bir fikir…

Belki de bazı büyük değişimler böyle başlardı.

Bir çocuğun sustuğu yerde…

Bir yetişkinin gerçekten dinlemesiyle.

Bir arkadaşlığın kırıldığı yerde…

Bir başkasının “Gel, birlikte düşünelim.” demesiyle.

Ve bazen bir ev, önce tuğlalarla değil,

bir çocuğun kendini yalnız hissetmemesi gerektiğine inanmakla kurulurdu.

Mesime Elif Ünalmış

18.09.2026


Mesime ÜNALMIŞ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Bir Cevap Hikâyeme dokunan düşüncelerini paylaş. Senin sesin burada değerli. Yorumun, bu yolculuğun bir parçası. Sessiz kalma, iz bırak.p YazınCevabı iptal et