
Çocukların Sesi
Belediye meclisinin toplantı tarihi belli olduğunda Ayşe Öğretmen, okulun koridorunda bir süre tek başına yürüdü.
Elindeki dosyanın kapağında yalnızca iki kelime yazıyordu:
SEVGİ EVLERİ
İki kelime…
Ama o iki kelimenin altında onlarca soru vardı.
Nerede olacaktı?
Kim çalışacaktı?
Çocukların güvenliği nasıl sağlanacaktı?
Aileler ne diyecekti?
Masrafları kim karşılayacaktı?
Ve belki de en zor soru:
Çocukların fikirleri gerçekten ne kadar ciddiye alınacaktı?
Ayşe Öğretmen, toplantıya kadar geçen günlerde bütün bunları düşündü.
İlk başta çocukların yanında olmak için yetişkinlerin karşısına çıkacağını sanmıştı.
Sonra fark etti ki mesele yalnızca çocukları savunmak değildi.
Onları dinlemeyi öğrenmek de gerekiyordu.
Çünkü bir yetişkin olarak, onların adına konuşmak çok kolaydı.
Zor olan, biraz geriye çekilip onların konuşmasına izin vermekti.
Bu yüzden toplantıdan bir gün önce sınıfa girdiğinde elindeki dosyayı masasına bırakmadı.
Tahtanın önüne koydu.
Çocuklar merakla ona baktı.
“Yarın belediyeye gideceğiz.”
Sınıfta hemen bir hareketlenme oldu.
Melis elini kaldırdı.
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“Peki karar çıkacak mı?”
Ayşe Öğretmen gülümsedi.
“Bilmiyorum.”
Çocuklar şaşırdı.
Çünkü yetişkinlerden genellikle daha kesin cevaplar duymaya alışmışlardı.
Olacak.
Olmayacak.
Doğru.
Yanlış.
Ama öğretmenleri ilk kez onlara başka bir cevap veriyordu.
“Bilmiyorum,” dedi yeniden. “Ama yarın ne düşündüğünüzü anlatacağız.”
Defne:
“Biz de gelecek miyiz?”
Ayşe Öğretmen birkaç saniye sustu.
Bu soruya eskiden olsa kendisi cevap verirdi.
Çocukların yorulacağını, toplantının uzun süreceğini, yetişkinlerin konuşacağını söylerdi.
Fakat artık aynı öğretmen değildi.
“Evet,” dedi. “Eğer isterseniz.”
Bu kez çocuklar daha da şaşırdı.
Deniz, sırasından sessizce başını kaldırdı.
“Biz konuşabilecek miyiz?”
Ayşe Öğretmen ona baktı.
“Bilmiyorum,” dedi. “Ama sözünüzü söylemeniz için elimden geleni yapacağım.”
Deniz başını salladı.
Bu, onun için küçük ama önemli bir cevaptı.
Çünkü ilk kez bir yetişkin ona hazır bir cevap vermemişti.
Onun yerine, ona bir ihtimal bırakmıştı.
Ertesi sabah belediye binasının büyük salonunda alışılmadık bir kalabalık vardı.
Bir tarafta belediye görevlileri ve meclis üyeleri oturuyordu.
Diğer tarafta okul yöneticileri, birkaç öğretmen ve veliler vardı.
Çocuklar ise Ayşe Öğretmen’in yanında, salonun arka bölümündeki sandalyelere oturmuştu.
Melis heyecanlıydı.
Defne ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti.
Ali, salonun yüksek tavanına bakıyordu.
Deniz ise önündeki dosyaya bakıp duruyordu.
Dosyanın üzerinde kendi çizdiği küçük bir bahçe resmi vardı.
Bahçenin ortasında bir ağaç…
Ağacın altında iki çocuk…
Yanlarında da küçük bir su deposu.
Ayşe Öğretmen dosyayı fark etti.
“Hazır mısın?”
Deniz omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Bilmiyorum.”
“Bu iyi bir cevap.”
Deniz şaşırdı.
“Neden?”
“Çünkü bazen hazır olmak, korkmamak değildir. Korkarken yine de konuşabilmektir.”
Deniz öğretmenine baktı.
Sonra dosyasını biraz daha sıkı tuttu.
Toplantı başladığında önce yetişkinler konuştu.
Projenin amacı anlatıldı.
Okulda yapılan çalışmalar özetlendi.
Çocukların hazırladığı fikirler gösterildi.
Ardından belediyenin mali işler sorumlusu söz aldı.
“Projenin sosyal açıdan değerli olduğunu düşünüyoruz,” dedi. “Ancak belediyenin mevcut bütçesinde bu isimle ayrılmış bir kaynak bulunmuyor.”
Salonda sessizlik oldu.
Ayşe Öğretmen bu cümleyi bekliyordu.
Ama bu kez kimseyi susturmak istemedi.
Görevli devam etti:
“Bir merkez açmak yalnızca bir oda bulmak anlamına gelmez. Personel gerekir. Güvenlik gerekir. Temizlik gerekir. Elektrik, su, bakım giderleri vardır. Ayrıca çocukların giriş ve çıkışlarından kimin sorumlu olacağı belirlenmelidir.”
Bir meclis üyesi söz aldı.
“Çocuğu okuldan sonra belediyeye ait bir merkeze bırakan aile, sorumluluğun belediyeye geçtiğini düşünürse ne olacak?”
Başka bir kişi ekledi:
“Ya merkezde bir kaza olursa?”
Bir veli söz istedi.
“Ben projeyi destekliyorum,” dedi. “Ama çocuğumu kimin gözetiminde bırakacağımı bilmek isterim.”
Sorular peş peşe geliyordu.
Ayşe Öğretmen hiçbirinin haksız olmadığını fark etti.
Bunlar projeyi engellemek için sorulan sorular değildi.
Bir çocuğun güvenliği söz konusu olduğunda sorulması gereken sorulardı.
Yine de her soru, Sevgi Evleri’nin önüne yeni bir duvar örüyordu.
Ve bu kez Ayşe Öğretmen o duvarları çocukların önünden kaldırmaya çalışmak yerine onların nasıl aşılacağını düşünmeye başladı.
Meclis başkanı dosyaya baktı.
“Projenin çocuklardan çıktığını söylediniz.”
“Evet,” dedi Ayşe Öğretmen.
“Çocukların burada olduğunu da görüyorum.”
Sonra arka sıraya baktı.
“Peki çocuklar ne düşünüyor?”
Salonun havası bir anda değişti.
Ayşe Öğretmen çocuklara baktı.
Eskiden olsa hemen ayağa kalkıp cevap verirdi.
Bu kez yerinde kaldı.
Defne’ye baktı.
“İsterseniz.”
Defne ayağa kalktı.
Küçük ellerini birbirine kenetledi.
“Biz… büyük bir şey istemedik.”
Salondaki birkaç kişi gülümsedi.
Defne devam etti:
“Yani başta büyük olduğunu düşünmedik.”
Biraz düşündü.
“Biz sadece okuldan sonra da birlikte olabileceğimiz bir yer olsun istedik.”
Meclis başkanı başını salladı.
“Peki neden böyle bir yere ihtiyaç duyuyorsunuz?”
Defne’nin yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Çünkü bazen bir çocuğun arkadaşları olur ama yine de yalnız kalabilir.”
Salonda sessizlik oldu.
Defne devam etti:
“Bazen biriyle oynamak istediğinizde size ‘Ya ben ya o’ derler. O zaman ne yapacağınızı bilemezsiniz.”
Melis başını eğdi.
Deniz ise Defne’ye baktı.
Defne yerine oturdu.
Ayşe Öğretmen onun arkasından konuşmadı.
Bu kez çocukların cümleleri kendi başlarına salonda kalmasına izin verdi.
Meclis başkanı Melis’e döndü.
“Sen ne düşünüyorsun?”
Melis ayağa kalktı.
“Ben bilgisayarların olduğu bir bölüm istiyorum.”
Bir meclis üyesi gülümsedi.
“Çocuklar için oyun bilgisayarları mı?”
Melis başını salladı.
“Hayır. Sadece oyun için değil.”
“Peki ne için?”
“Bir şeyler öğrenmek, araştırmak ve üretmek için.”
“Bilgisayar her şeyi çözebilir mi?”
Melis durdu.
Bu soru hoşuna gitmemişti.
Çünkü birkaç hafta önce olsa hemen:
“Evet!”
diyebilirdi.
Ama şimdi düşündü.
“Hayır,” dedi sonunda.
“Ne çözemez?”
Melis bir an Deniz’e baktı.
“Bir insanın yalnız olduğunu bilgisayar anlayabilir belki… ama yanına gidip arkadaşlık yapamaz.”
Salondaki bazı yüzlerde şaşkınlık belirdi.
Melis devam etti:
“Bir de bilgisayar çocukların her yaptığını bilmiyor olmalı.”
Bu kez bir görevli dikkatle ona baktı.
“Neden?”
“Çünkü insanın bazen kendine ait bir şeyi olmalı.”
Melis, bunun tam olarak ne anlama geldiğini kendisi de bilmiyordu.
Ama doğru bir şey söylediğini hissediyordu.
Ayşe Öğretmen ise o anda önemli bir şey fark etti.
Çocuklara teknoloji öğretmek yetmeyecekti.
Onlara teknolojinin sınırlarını da öğretmek gerekecekti.
Sıra Deniz’e geldiğinde salon yeniden sessizleşti.
Deniz ayağa kalkmadı.
Meclis başkanı bekledi.
Ayşe Öğretmen ona bakmadı.
Çünkü bakarsa Deniz’in kendisini izlediğini hissedip daha çok çekinebileceğini düşündü.
Birkaç saniye geçti.
Sonra Deniz yavaşça ayağa kalktı.
Elindeki dosyayı açtı.
“Ben bahçe istiyorum.”
Salonda hafif bir gülümseme yayıldı.
Deniz çizimini kaldırdı.
“Burada sebze yetiştirebiliriz.”
“Peki bunun Sevgi Evleri’yle ne ilgisi var?” diye sordu biri.
Deniz düşündü.
“Birlikte bir şey yetiştirirsek… birlikte yapmak zorunda oluruz.”
Bu cevap salonda birkaç saniye asılı kaldı.
Deniz devam etti:
“Bir de suyu boşa harcamamak için bir şeyler yapabiliriz.”
“Nasıl?”
“Bilmiyorum.”
Sonra ilk kez biraz daha kendinden emin konuştu.
“Ama araştırabiliriz.”
Ayşe Öğretmen gülümsedi.
Deniz’in cevabı çok basitti.
Ama tam da bu yüzden gerçekti.
Henüz bir bilim projesi yoktu.
Henüz akıllı sulama sistemi yoktu.
Henüz kimsenin hayatını değiştirecek bir buluş yapılmamıştı.
Sadece merak vardı.
Ve merak, bazen bir projenin ilk tohumuydu.
Ali de söz istedi.
“Ben de enerjiyle ilgili bir şey yapmak istiyorum.”
“Ne gibi?” diye soruldu.
“Güneşten elektrik üreten şeyler var.”
“Güneş panelleri mi?”
Ali heyecanla başını salladı.
“Evet. Belki binanın çatısına konabilir.”
Bir meclis üyesi gülümsedi.
“Şimdiden binanın çatısını da düşündünüz demek.”
Ali ciddi bir ifadeyle:
“Çünkü sonra düşünürsek geç olabilir.”
Salonda birkaç kişi güldü.
Ali de gülümsedi.
Ama Ayşe Öğretmen onun söylediği cümlenin altında başka bir şey olduğunu fark etti.
Çocuklar yalnızca bir oda istemiyordu.
O odanın nasıl yaşayacağını da düşünmeye başlamışlardı.
Toplantının en zor kısmı bundan sonra geldi.
Bir görevli ayağa kalktı.
“Çocukların fikirleri değerli. Fakat bu projenin uygulanabilir olması için somut bir plan gerekiyor.”
Ekrana bazı başlıklar yansıtıldı:
Mekân.
Personel.
Güvenlik.
Bütçe.
Aile izinleri.
Sorumluluk.
Çalışma saatleri.
Acil durum prosedürleri.
Liste uzadıkça çocukların yüzündeki heyecan biraz azaldı.
Defne, Melis’e eğildi.
“Bunların hepsini nasıl yapacağız?”
Melis fısıldadı:
“Bilmiyorum.”
Deniz önündeki kâğıda baktı.
Bir süre sonra kâğıdın kenarına küçük bir not yazdı:
Bir yer bulmadan önce neye ihtiyacımız olduğunu bilmeliyiz.
Ayşe Öğretmen notu gördü.
“Ne yazdın?”
Deniz kâğıdı ona uzattı.
Ayşe Öğretmen okudu.
Sonra başını kaldırdı.
“Bence toplantının en önemli sorularından birini Deniz söyledi.”
Bir görevli sordu:
“Nedir?”
Ayşe Öğretmen bu kez cevap vermedi.
Deniz’e baktı.
Deniz biraz şaşırdı.
Sonra kâğıdına baktı.
“Önce neye ihtiyacımız olduğunu bilmeliyiz.”
Toplantının sonunda kesin bir karar çıkmadı.
Sevgi Evleri bütün şehirde açılmayacaktı.
Henüz.
Bütçe hemen ayrılmayacaktı.
Henüz.
Yeni bir bina da verilmeyecekti.
Henüz.
Ama toplantı tamamen başarısız da olmamıştı.
Belediye, projenin bir okulda pilot uygulama olarak denenmesini değerlendirmeyi kabul etmişti.
Bunun için kullanılabilecek mevcut bir alan bulunacaktı.
Çocuk güvenliği için kurallar hazırlanacaktı.
Ailelerden izin alınacaktı.
Personel görevlendirilecekti.
Maliyet hesaplanacaktı.
Ve üç aylık bir deneme sürecinin sonunda sonuçlar değerlendirilecekti.
Bu, çocukların hayal ettiği büyük Sevgi Evleri değildi.
Ama bir başlangıçtı.
Ayşe Öğretmen toplantı salonundan çıkarken Defne yanına geldi.
“Öğretmenim, kazandık mı?”
Ayşe Öğretmen bir süre düşündü.
“Bence henüz kazanmadık.”
Defne’nin yüzü düştü.
“Kaybettik mi?”
“Hayır.”
“E o zaman ne oldu?”
Ayşe Öğretmen gülümsedi.
“Bir kapı açıldı.”
Defne kapıya baktı.
“İçeri girebilir miyiz?”
“Bunun için çalışmamız gerekecek.”
Okula döndüklerinde çocuklar sınıfın tahtasına yeni bir liste hazırladı.
Bu kez listenin başlığı farklıydı.
SEVGİ EVLERİ İÇİN GEREKENLER
Altına tek tek yazdılar:
Bir güvenli oda.
Bir sorumlu öğretmen.
Aile izinleri.
İlk yardım malzemeleri.
Kitaplar.
Oyunlar.
Bilgisayarlar.
Bir bahçe.
Su tasarrufu için düzenekler.
Enerji tasarrufu.
Kurallar.
Ve en alta Defne bir soru yazdı:
“Peki biri yine yalnız kalırsa ne yapacağız?”
Kimse hemen cevap vermedi.
Çünkü artık çocuklar, bir oda açmanın yalnızlığı otomatik olarak ortadan kaldırmayacağını anlamaya başlamıştı.
Sevgi Evleri’nin duvarları olabilirdi.
Ama o duvarların içinde nasıl davranılacağını öğrenmek gerekiyordu.
Ayşe Öğretmen tahtaya baktı.
Sonra bir şey daha yazdı:
Dinle.
Altına:
Sor.
Sonra:
Paylaş.
Ve en son:
Gerekirse yardım iste.
Melis elini kaldırdı.
“Öğretmenim, bir kural daha ekleyebilir miyiz?”
“Tabii.”
Melis düşündü.
“Kimse kimseyi zorlamasın.”
Ayşe Öğretmen başını salladı.
Bu kuralı tahtaya ekledi.
Çünkü Sevgi Evleri’nin yalnızca sevgiyle değil, sınırlarla da kurulması gerektiğini artık biliyordu.
O akşam Ayşe Öğretmen eve geldiğinde çantasını masanın üzerine bıraktı.
Yorgundu.
Ama zihni hâlâ toplantı salonundaydı.
Çocukların yüzleri gözünün önünden gitmiyordu.
Defne’nin çekinerek başlayan cümlesi…
Melis’in teknolojiyle ilgili beklenmedik sorusu…
Ali’nin güneş panellerinden söz ederken parlayan gözleri…
Ve Deniz’in:
“Önce neye ihtiyacımız olduğunu bilmeliyiz.”
sözü…
Ayşe Öğretmen bilgisayarını açtı.
Yeni bir dosya oluşturdu.
Dosyanın adını yazdı:
SEVGİ EVLERİ — PİLOT UYGULAMA
Bir süre ekrana baktı.
Sonra ilk satıra şunu yazdı:
Amaç: Çocukların okul sonrasında güvenli, kapsayıcı ve üretken bir ortamda bir arada bulunabilmesini sağlamak.
İkinci satırı yazarken durdu.
Silip yeniden yazdı.
Bu kez:
Amaç: Çocukların yalnızca korunmasını değil, birbirleriyle yaşamayı öğrenmesini desteklemek.
Ayşe Öğretmen arkasına yaslandı.
İşte artık projenin ne olduğunu daha iyi anlıyordu.
Sevgi Evleri çocuklar için yetişkinlerin hazırladığı bir merkez olmayacaktı.
Çocukların da şekillendireceği bir yaşam alanı olacaktı.
Ve bu yüzden onların sadece fikirlerine değil, hatalarına da yer açmak gerekiyordu.
Çünkü çocuklara söz hakkı vermek, onların her söylediğini doğru kabul etmek değildi.
Onlara düşünmeyi, sorgulamayı ve sonuçlarının sorumluluğunu almayı öğretmekti.
Ertesi gün Deniz okul bahçesinde tek başına yürürken Defne yanına geldi.
“Bugün top oynayacağız.”
Deniz durdu.
“Kimler?”
“Ben, Melis, Ali…”
Bir an bekledi.
“Sen de.”
Deniz gülümsedi.
“Peki ya biri gelmek istemezse?”
Defne omuzlarını kaldırdı.
“İsterse başka bir oyun buluruz.”
Deniz düşündü.
“Ya herkes başka bir şey isterse?”
Defne güldü.
“O zaman kavga ederiz.”
Deniz de güldü.
“Sonra?”
“Sonra konuşuruz.”
Bir süre yan yana yürüdüler.
Bu küçük konuşmayı uzaktan izleyen Ayşe Öğretmen, ilk günkü bahçeyi hatırladı.
Aynı okuldu.
Aynı çocuklar…
Ama artık bazı şeyler değişmeye başlamıştı.
Değişimin ne kadar büyük olacağını henüz kimse bilmiyordu.
Üç gün sonra belediyeden resmi yazı geldi.
Pilot uygulamanın değerlendirmeye alındığı bildiriliyordu.
Okulun kullanılmayan eski kütüphane bölümü incelenecekti.
Ancak kullanılabilmesi için bazı düzenlemeler yapılması gerekiyordu.
Elektrik tesisatı kontrol edilecekti.
Çıkış kapısı düzenlenecekti.
Çocukların giriş ve çıkış saatleri belirlenecekti.
Gözetim sistemi kurulacaktı.
Ailelerden yazılı izin alınacaktı.
Ve en önemlisi, çocuklarla birlikte hazırlanmış bir Sevgi Evleri Kuralları belgesi oluşturulacaktı.
Defne yazıyı okuduğunda heyecanla bağırdı:
“Başlıyoruz!”
Ayşe Öğretmen gülümsedi.
“Evet.”
Melis hemen sordu:
“Ne zaman açılıyor?”
Ayşe Öğretmen başını salladı.
“Bilmiyoruz.”
Ali:
“Peki ne zaman öğreniriz?”
“Çalışmaya başladığımızda.”
Deniz kütüphane tarafına baktı.
Yıllardır kullanılmayan o kapının ardında tozlu raflar, eski masalar ve kullanılmayan kitaplar vardı.
Henüz bir Sevgi Evi’ne benzemiyordu.
Hatta hiç benzemiyordu.
Ama Deniz kapının önünde durdu.
Elini kapının koluna koydu.
Sonra arkadaşlarına baktı.
“Bence burası olur.”
Defne şaşırdı.
“Burası mı?”
Deniz başını salladı.
“Evet.”
“Niye?”
Deniz kapıyı açtı.
İçerideki tozlu havaya baktı.
“Çünkü burası şu anda boş.”
Biraz düşündü.
“Boş olan şeyler bazen yeniden yapılabilir.”
Ayşe Öğretmen bu cümleyi duydu.
Ve o anda Sevgi Evleri’nin yalnızca çocuklara bir yer vermekle ilgili olmadığını bir kez daha anladı.
Bazen bir insanın kendini yalnız hissettiği bir yer de yeniden kurulabilirdi.
Bazen bir arkadaşlık…
Bazen bir sınıf…
Bazen bir okul…
Belki bir gün daha büyük bir dünya bile.
Ama önce bu eski kütüphaneden başlayacaklardı.
Akşamüstü çocuklar okuldan ayrılırken kapının üzerinde küçük bir kâğıt vardı.
“SEVGİ EVLERİ — HAZIRLIK ALANI”
Henüz içeride hiçbir şey yoktu.
Ne yeni bilgisayarlar…
Ne kitaplıklar…
Ne bahçe…
Ne güneş panelleri…
Ne akıllı sulama sistemi…
Ne de çocukların hayal ettiği büyük dünya.
Sadece boş bir oda vardı.
Ve o odanın içinde, henüz kimsenin fark etmediği bir sürü soru.
Ama bu kez sorular onları korkutmuyordu.
Çünkü artık biliyorlardı:
Bir fikrin gerçek olması, onun hemen gerçekleşmesi demek değildi.
Bazen gerçek bir fikir;
itirazlarla,
eksiklerle,
yanlışlarla,
beklemekle,
yeniden düşünmekle
ve tekrar denemekle büyürdü.
Ayşe Öğretmen kapıyı son kez kapattı.
Koridorda çocukların sesleri hâlâ duyuluyordu.
Birbirlerine ne yapacaklarını anlatıyorlardı.
Defne oyun alanını düşünüyordu.
Melis bilgisayarların nasıl kullanılacağını…
Ali enerji tasarrufunu…
Deniz ise bahçeye hangi bitkilerin dikilebileceğini…
Ayşe Öğretmen bir an durdu.
Sonra kendi kendine fısıldadı:
“Artık benim projem değil.”
Ve gülümsedi.
“Bizim projemiz.”
Koridorun sonunda ışıklar birer birer sönerken eski kütüphanenin kapısında küçük bir yazı asılı kalmıştı:
SEVGİ EVLERİ
Daha hiçbir şey tamamlanmamıştı.
Ama ilk kez gerçekten başlamıştı.
Ve onları bekleyen asıl sınav, bir binayı açmak değil;
o binanın içindeki dünyayı nasıl kuracaklarını öğrenmekti.
Mesime Elif Ünalmış
25.09.2026
Mesime ÜNALMIŞ sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.