
İlk Kapı
Eski kütüphanenin kapısı açıldığında havaya ağır bir toz kokusu yayıldı.
Deniz burnunu buruşturdu.
“Burada yıllardır kimse yok galiba.”
Ayşe Öğretmen gülümsedi.
“Belli oluyor.”
İçeride duvar boyunca uzanan eski kitaplıklar, kenarları aşınmış birkaç masa ve yıllardır kullanılmaktan vazgeçilmiş sandalyeler vardı. Pencerenin önündeki perde solmuş, rafların üzeri ince bir toz tabakasıyla kaplanmıştı.
Burası, çocukların hayal ettiği Sevgi Evi’ne hiç benzemiyordu.
Defne etrafına baktı.
“Gerçekten burası mı?”
“Evet,” dedi Ayşe Öğretmen.
Melis hemen itiraz etti.
“Bilgisayarlar nereye konacak?”
Ali tavana baktı.
“Güneş panelleri önce çatıyı görmeli.”
Defne güldü.
“Daha perdeyi bile değiştirmedik.”
Deniz ise odanın ortasında duruyordu.
Kimse onun ne düşündüğünü anlamadı.
Ayşe Öğretmen sordu:
“Sen ne diyorsun?”
Deniz, duvarlardan birine baktı.
“Bence olur.”
“Bu kadar mı?”
“Evet.”
“Niye?”
Deniz omuzlarını kaldırdı.
“Çünkü boş.”
Ayşe Öğretmen gülümsedi.
Deniz’in daha önce söylediği cümleyi hatırladı:
Boş olan şeyler bazen yeniden yapılabilir.
Belki de bu odanın en büyük eksikliği, tam olarak buydu.
Henüz hiçbir şeye dönüşmemiş olması.
Ertesi hafta okulda alışılmadık bir hareket başladı.
Öğretmenler odasında toplantılar yapılıyor, belediyeden görevliler gelip alanı inceliyor, elektrik tesisatı kontrol ediliyor, kullanılmayan eşyalar ayrılıyor, ailelere izin formları gönderiliyordu.
Sevgi Evi’nin açılmasına günler kalmıştı.
Ama çocukların heyecanından farklı olarak yetişkinlerin elinde listeler vardı.
Kim görev yapacak?
Çocuklar kaçta gelecek?
Kaçta ayrılacak?
Acil bir durumda kimi arayacağız?
Çocuklar dışarı çıkabilecek mi?
İnterneti kim denetleyecek?
Bahçedeki aletleri kim kontrol edecek?
Sorular çoğaldıkça proje küçülmüyor, aksine gerçek bir şeye dönüşüyordu.
Ayşe Öğretmen bunun iyi bir işaret olduğunu düşünüyordu.
Çünkü hayal etmek kolaydı.
Asıl mesele, hayali güvenli bir gerçeğe dönüştürmekti.
Bir akşam okul çıkışında Defne’nin annesi Ayşe Öğretmen’in yanına geldi.
“Öğretmenim, bir şey sorabilir miyim?”
“Elbette.”
“Defne çok heyecanlı. Ama ben biraz endişeliyim.”
Ayşe Öğretmen bekledi.
“Çocuklar okuldan sonra orada kalacak. Ya birbirleriyle kavga ederlerse?”
Ayşe Öğretmen gülümsedi.
“Edebilirler.”
Kadın şaşırdı.
“Yani?”
“Yani çocukların hiç kavga etmeyeceği bir yer kuramayız.”
Bir an durdu.
“Ama kavga ettiklerinde ne yapacaklarını öğrenebilecekleri bir yer kurabiliriz.”
Defne’nin annesi düşünceli bir ifadeyle başını salladı.
“Peki ya kimse Defne’yle oynamazsa?”
Bu kez Ayşe Öğretmen hemen cevap vermedi.
Çünkü bu sorunun cevabını çok iyi biliyordu.
“İşte tam da bunun için buradayız.”
Kadın sessizce:
“Umarım,” dedi.
Ayşe Öğretmen onun bu tek kelimesini uzun süre düşündü.
Umarım.
Bir proje için bundan daha gerçekçi bir başlangıç olamazdı.
Açılıştan bir gün önce çocuklar ilk kez kendi alanlarını düzenlemek için kütüphaneye girdiler.
Defne yerdeki kutuları açtı.
“Bunlar ne?”
“Eski oyunlar,” dedi Ayşe Öğretmen.
Bir kutudan yapbozlar, masa oyunları, renkli kalemler ve kartonlar çıktı.
Melis hemen bir masayı pencerenin yanına çekti.
“Bilgisayarlar burada daha iyi olur.”
Ali diğer tarafa baktı.
“Bahçeye açılan kapının yanında çalışma masası olsun.”
“Niye?”
“Bitkilerle ilgili şeyleri orada yaparız.”
Deniz bir kitaplığı inceliyordu.
Rafların çoğu boştu.
Bir kitabı aldı.
Kapağını açtı.
Sonra başka bir kitap daha.
“Burada kitap az.”
“Evet,” dedi Ayşe Öğretmen.
Deniz:
“Daha çok lazım.”
“Nasıl bulacağız?”
Deniz düşündü.
“İnsanlardan isteyebiliriz.”
Bu fikir o kadar basitti ki herkes bir an sustu.
Defne’nin yüzü aydınlandı.
“Kitap kampanyası yapabiliriz!”
Melis:
“Bilgisayar da isteyebilir miyiz?”
Ali güldü.
“Sen her şeyi istiyorsun.”
Melis ona baktı.
“Çünkü kullanacağız.”
Ayşe Öğretmen çocukların konuşmalarını dinlerken hiçbirine hemen “olmaz” demedi.
Bunun yerine tahtaya yazdı:
NE VAR?
NE EKSİK?
NE YAPABİLİRİZ?
Çocuklar önce biraz düşündüler.
Sonra eksikleri yazmaya başladılar.
Kitap.
Bitki.
Masa.
Boyama malzemesi.
Bilgisayar.
İlk yardım çantası.
Su kabı.
Ve en alta Deniz:
Birbirimizi dinlemek.
Defne ona baktı.
“Bunu nereden alacağız?”
Deniz gülümsedi.
“Bilmiyorum.”
Ayşe Öğretmen:
“Belki de en zor bulunan şey o.”
Açılış günü geldiğinde okulun bahçesi her zamankinden daha kalabalıktı.
Çocuklar kapının önünde bekliyor, veliler içeriyi görmek için sırayla giriyordu.
Kapının üzerine sade bir tabela asılmıştı:
SEVGİ EVİ
Altında ise çocukların birlikte hazırladığı küçük bir cümle vardı:
Burada herkesin bir yeri vardır.
İlk çocuk içeri girdiğinde hiçbir şey olmadı.
Ne müzik çaldı.
Ne alkış yükseldi.
Ne de sihirli bir değişim gerçekleşti.
Çocuk sadece ayakkabılarını çıkarıp içeri girdi.
Ama Ayşe Öğretmen o an bunun yeterince önemli olduğunu düşündü.
Çünkü bazı başlangıçlar sessiz olurdu.
İlk saat her şey yolunda gitti.
Çocuklar oyun oynadı.
Bazıları kitap okudu.
Melis bilgisayarların başında bir grup çocuğa güvenli internet kullanımıyla ilgili bir şeyler anlatmaya çalıştı.
Ali bahçeye çıkarak saksıları yerleştirdi.
Deniz ise küçük bir köşede toprakla uğraşıyordu.
Defne çocukları oyunlara katmaya çalışıyordu.
Sonra kapıdan yeni bir çocuk girdi.
Adı Ege’ydi.
Etrafına baktı.
Herkes bir şeyle meşguldü.
Ege bir süre ayakta kaldı.
Sonra boş bir sandalyeye oturdu.
Ayşe Öğretmen bunu fark etti.
Defne de fark etti.
Birbirlerine baktılar.
Defne ayağa kalktı.
Tam Ege’nin yanına gidecekken Melis seslendi:
“Defne! Gel, bunu gör!”
Defne bir an durdu.
Melis’in yanında yeni gelen bir kutu vardı.
Kutunun içinde renkli elektronik parçalar bulunuyordu.
Defne’nin gözü kutuya kaydı.
Ege ise hâlâ tek başına oturuyordu.
Defne birkaç saniye kararsız kaldı.
Sonra Ege’nin yanına gitti.
“Ne yapmak istersin?”
Ege omuzlarını kaldırdı.
“Bilmiyorum.”
“Ben de bilmiyorum.”
Defne güldü.
“Birlikte bulalım mı?”
Ege başını kaldırdı.
İkisi oyun rafına doğru yürüdü.
Ayşe Öğretmen onları izledi.
Sevgi Evi’nin ilk sınavı buydu.
Ve bu sınav bir belediye toplantısında değil, odanın içinde başlamıştı.
Öğleden sonra daha büyük bir sorun çıktı.
İki çocuk aynı bilgisayarı kullanmak istedi.
“Ben önce geldim!”
“Hayır, ben kullanıyordum!”
Sesler yükseldi.
Melis araya girdi.
“Bir dakika! Sırayla kullanabilirsiniz.”
Çocuklardan biri:
“Sen kim oluyorsun?”
dedi.
Melis’in yüzü kızardı.
“Ben…”
Cümlesini tamamlayamadı.
Ayşe Öğretmen yaklaşmak üzereydi.
Sonra durdu.
Müdahale etmek istiyordu.
Ama Sevgi Evleri’nin amacı çocukların her anlaşmazlığında yetişkinlerin karar vermesi değildi.
Biraz daha bekledi.
Melis derin bir nefes aldı.
“Ben kimse değilim,” dedi. “Ama bilgisayar da sadece senin değil.”
Çocuk sustu.
Melis devam etti:
“İstersen süre tutalım. Önce sen, sonra o.”
Diğer çocuk:
“Ne kadar?”
“Yirmi dakika.”
“Az.”
“Otuz?”
“Tamam.”
Sorun çözülmüştü.
Ayşe Öğretmen yanlarına geldi.
“İyi yaptınız.”
Melis başını salladı.
“Ben de bağıracaktım.”
“Bağırmadın.”
“Zor oldu.”
Ayşe Öğretmen gülümsedi.
“Zaten öğrenmek dediğimiz şey biraz da bu.”
Akşamüstü herkes gittikten sonra dört çocuk ve Ayşe Öğretmen odada kaldı.
İlk günün yorgunluğu yüzlerinden okunuyordu.
Defne halının üzerine oturdu.
“Bugün çok güzeldi.”
Ali:
“Biraz dağınıktı.”
Melis:
“Benim masam daha dağınıktı.”
Deniz gülümsedi.
Ayşe Öğretmen:
“Peki sizce bugün neyi iyi yaptık?”
Çocuklar düşünmeye başladı.
“Çocukları oyunlara kattık,” dedi Defne.
“Bilgisayarı paylaştık,” dedi Melis.
“Bahçeye bitki koyduk,” dedi Ali.
Deniz sessiz kaldı.
Ayşe Öğretmen ona baktı.
“Sen?”
Deniz odanın içinde dolaşan çocukların sesini hatırladı.
“Bugün kimseyi hemen yalnız bırakmadık.”
Ayşe Öğretmen başını salladı.
“Peki kötü yaptığımız bir şey oldu mu?”
Bu kez cevap daha hızlı geldi.
“Çok!”
Hepsi güldü.
Defne:
“Ben Ege’yi ilk gördüğümde hemen yanına gitmedim.”
Melis:
“Ben bilgisayar konusunda sinirlendim.”
Ali:
“Ben saksıları fazla suladım.”
Deniz:
“Ben de…”
Durdu.
“Ben hiçbir şey yapmadım.”
Ayşe Öğretmen ona baktı.
“Belki de bugün sadece izlemen gerekiyordu.”
Deniz gülümsedi.
Ertesi sabah Ayşe Öğretmen odanın girişine büyük bir kâğıt astı.
Üzerinde tek bir soru vardı:
SEVGİ EVİ’NE GELDİĞİNDE KENDİNİ NASIL HİSSETMEK İSTERSİN?
Çocuklar cevaplarını yazmaya başladı.
Güvende.
Mutlu.
Özgür.
Meraklı.
Rahat.
Değerli.
Bir çocuk ise sadece şunu yazdı:
Biri beni fark etsin.
Ayşe Öğretmen kâğıda uzun süre baktı.
Sevgi Evi’nin neden var olduğunu o anda yeniden hatırladı.
Burası yalnızca oyun oynanacak bir yer değildi.
Çocukların görünür olabileceği bir yerdi.
Ama bunun için tabelaya “Sevgi Evi” yazmak yetmiyordu.
Her gün yeniden öğrenmeleri gerekecekti.
İlk haftanın sonunda belediyeden görevliler gelip pilot uygulamayı gözlemledi.
Çocukların ne yaptığına baktılar.
Ailelerle konuştular.
Öğretmenlerin notlarını incelediler.
Bir görevli Ayşe Öğretmen’e:
“Beklediğinizden daha sakin geçmiş,” dedi.
Ayşe Öğretmen gülümsedi.
“Bir hafta oldu.”
Görevli şaşırdı.
“Evet.”
“Daha sorunların çoğunu görmediniz.”
Tam o sırada içeriden bir çocuk sesi duyuldu:
“Öğretmenim! Bahçedeki su yine taşmış!”
Ali’nin sesi hemen arkasından geldi:
“Ben demiştim, fazla doldurmayın!”
Ayşe Öğretmen ve görevli birbirlerine baktılar.
Sonra ikisi de gülümsedi.
“Sanırım,” dedi görevli, “sorunlardan biri başladı.”
Ayşe Öğretmen başını salladı.
“İyi.”
“İyi mi?”
“Evet. Çünkü gerçek bir yer ancak gerçek sorunları olduğunda öğrenmeye başlar.”
Üç aylık pilot uygulamanın ilk haftası böyle geçti.
Her şey mükemmel değildi.
Bazı çocuklar kurallara uymadı.
Bazıları oyunda kaybedince öfkelendi.
Bazıları hâlâ arkadaş gruplarının dışına çıkmak istemedi.
Bazen bilgisayar sırası yüzünden tartıştılar.
Bazen bahçedeki bitkiler susuz kaldı.
Bazen de tam tersine fazla sulandılar.
Ama her sorunun ardından yeni bir soru soruldu.
Bunu neden yaşadık?
Bir dahaki sefere ne yapabiliriz?
Kimin fikrini dinlemedik?
Birine haksızlık yaptık mı?
Ve yavaş yavaş çocuklar bir şeyi fark etmeye başladılar:
Sevgi Evi, sorunların olmadığı bir yer değildi.
Sorunların konuşulabildiği bir yerdi.
Bir cuma günü Deniz okuldan sonra bahçede tek başına kaldı.
Elindeki küçük deftere bir şeyler çiziyordu.
Ayşe Öğretmen yanına geldi.
“Ne yapıyorsun?”
“Su.”
Ayşe Öğretmen çizime baktı.
Bir depo, ince borular ve saksılar vardı.
“Bu ne?”
“Bitkiler suyu ne zaman istiyor, ona göre su veren bir şey.”
“Nasıl yapacağını biliyor musun?”
Deniz başını salladı.
“Hayır.”
“Peki?”
“Öğrenebilirim.”
Ayşe Öğretmen bir şey söylemedi.
Deniz çizimine devam etti.
Bir zamanlar okul bahçesindeki bankta sessizce oturan çocuk, şimdi bir sorunun karşısında duruyor ve çözüm arıyordu.
Henüz hiçbir şey icat etmemişti.
Ama önemli bir şey değişmişti.
Artık kendisini yalnızca dışarıda bırakılan çocuk olarak görmüyordu.
Bir şeyler yapabilecek biri olarak görmeye başlamıştı.
Akşam olduğunda Ayşe Öğretmen, Sevgi Evi’nin ışıklarını kapatmadan önce odanın ortasında bir süre durdu.
İlk günkü boş kütüphaneyi düşündü.
Tozlu rafları…
Eski masaları…
Çocukların hayallerini…
Ve şimdi burada yankılanan sesleri…
Defne’nin kahkahasını.
Melis’in itirazlarını.
Ali’nin bitkilerle ilgili sorularını.
Deniz’in sessiz ama giderek güçlenen cümlelerini.
Kapıya doğru yürüdü.
Tam çıkacakken arkasından bir ses geldi.
“Öğretmenim!”
Deniz kapıda duruyordu.
“Ne oldu?”
Deniz elindeki defteri kaldırdı.
“Yarın da açık mı?”
Ayşe Öğretmen gülümsedi.
“Evet.”
Deniz rahatladı.
“İyi.”
Sonra birkaç adım attı.
“Çünkü yarın şu su işine bakacağım.”
Ayşe Öğretmen:
“Tamam.”
Deniz giderken geri döndü.
“Bir şey daha.”
“Ne?”
“Buraya başka çocuklar da gelebilir mi?”
Ayşe Öğretmen onun yüzüne baktı.
Bu soru, belki de bütün gün duyduğu soruların en büyüğüydü.
“Evet,” dedi.
“Umarım daha çok gelir.”
Deniz başını salladı.
Sonra koşarak arkadaşlarının yanına gitti.
Ayşe Öğretmen kapıyı kapattı.
Kapının üzerinde çocukların hazırladığı yazı hâlâ duruyordu:
BURADA HERKESİN BİR YERİ VARDIR.
Fakat artık bu yalnızca bir cümle değildi.
Bir söz verilmişti.
Ve o sözün tutulup tutulamayacağı, bundan sonraki her gün yeniden sınanacaktı.
Çünkü ilk Sevgi Evi açılmıştı.
Şimdi asıl soru şuydu:
Bir odada başlayan bu küçük fikir, çocukların hayatına gerçekten dokunabilecek miydi?
Cevabı henüz kimse bilmiyordu.
Ama ertesi sabah Deniz’in çizdiği küçük su düzeneği, Sevgi Evleri’nin kapısından içeri girecek yeni bir hikâyenin ilk işareti olacaktı.
Mesime Elif Ünalmış
02.10.2026
Mesime ÜNALMIŞ sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.