
📖🌌 KAYIP MASALLAR KÜTÜPHANESİ BÖLÜM 1
Şehrin merkezindeki eski taş bina yıllardır boş duruyordu.
Önünden geçenler ona pek dikkat etmezdi. Kimi zaman güvercinler çatısına konar, kimi zaman rüzgâr paslı kapılarını hafifçe sallardı. Ama bir gün her şey değişti.
Binanın önüne rengârenk afişler asıldı.
Pencerelerine ışıklar yerleştirildi.
Ve büyük harflerle yazılmış bir tabela ortaya çıktı:
MASAL EVİ
Elfida o tabelayı ilk gördüğünde okuldan dönüyordu.
Sırt çantası omzundan kaymış, elinde yarısı yenmiş bir simit vardı. Önce yürümeye devam etti. Sonra birkaç adım sonra durdu.
Geri döndü.
Tabelaya tekrar baktı.
Sanki harfler parlıyordu.
“Masal Evi…”
Bu iki kelime zihninde uzun süre yankılandı.
Afişin altında küçük bir not vardı:
“Her hafta farklı bir masal anlatıcısı çocuklarla buluşacaktır.”
Elfida’nın kalbi hızlandı.
Masalları seviyordu.
Ama sadece dinlemeyi değil…
Masalların içinde dolaşmayı seviyordu.
Bir hikâye duyduğunda gözlerinin önünde görüntüler oluşurdu.
Kahramanlar hareket ederdi.
Şatolar yükselirdi.
Ormanlar canlanırdı.
Bazen anlattıkları şeyler öyle gerçek görünürdü ki hikâyenin bittiğini fark ettiğinde şaşırırdı.
O akşam yemek boyunca tek bir konudan bahsetti.
Masal Evi.
Masal anlatıcısı.
İlk gösteri.
Anlatılacak hikâyeler.
Annesi gülümseyerek dinledi.
Babası ise çorbasından bir kaşık alıp:
“Bu kadar merak ettiğine göre gitmeliyiz galiba,” dedi.
Elfida’nın yüzü aydınlandı.
O gece uyumakta zorlandı.
Yatağına uzanmış tavana bakıyordu.
Pencerenin dışındaki yıldızlar görünüyordu.
Bir yıldız diğerlerinden daha parlaktı.
Elfida gözlerini kısmış ona bakarken aklına bir soru geldi.
Masallar neden hep geçmişte geçiyordu?
Neden hiçbir masal gelecekte yaşanmıyordu?
Belki de yaşanıyordu.
Belki anlatıcılar bunu söylemiyordu.
Belki ejderhalar aslında dev makinelerdi.
Belki sihirli aynalar gelişmiş ekranlardı.
Belki uçan halılar görünmez motorlarla çalışıyordu.
Bu düşünceler arasında uykuya daldı.
Ertesi sabah erkenden uyandı.
Takvimde kırmızı kalemle işaretlediği gün sonunda gelmişti.
Masal Evi’nin açılış günü.
Öğleden sonra ailesiyle birlikte binanın önüne geldiklerinde Elfida’nın ağzı açık kaldı.
Fotoğraflarda gördüğünden çok daha güzeldi.
Pencerelerden altın renkli ışıklar süzülüyordu.
Kapının iki yanında dev kitap heykelleri duruyordu.
Merdivenlerden çıkan çocukların kahkahaları dışarı taşıyordu.
Elfida içeri girerken burnuna eski kitapların kokusu geldi.
Bu koku ona kütüphaneleri hatırlattı.
Ama burada başka bir şey daha vardı.
Sanki yağmurdan sonra toprağın kokusu…
Sanki uzak bir ormanın nefesi…
Sanki yüzlerce hikâye aynı anda fısıldıyordu.
Salon yavaş yavaş doluyordu.
Çocuklar minderlere oturmuştu.
Duvarlarda yıldız şeklinde lambalar yanıyordu.
Tavan gece gökyüzü gibi tasarlanmıştı.
Küçük ışıklar yıldızları andırıyordu.
Elfida en ön sıralardan birine oturdu.
Kalbi heyecandan hızla çarpıyordu.
Derken salondaki ışıklar hafifçe karardı.
Fısıltılar sustu.
Kapının yanında duran yaşlı saat üç kez vurdu.
Tak.
Tak.
Tak.
Ve sahnenin yanındaki perde aralandı.
İçeri uzun siyah pelerinli biri girdi.
Çocuklar sessizleşti.
Anlatıcı gelmişti.
Ama Elfida’nın dikkatini çeken şey pelerini ya da sesi değildi.
Adamın elindeki kitaptı.
Kitap diğer kitaplara benzemiyordu.
Kapağında ne isim vardı ne de resim.
Üstelik kitabın kenarlarından hafif mavi bir ışık sızıyordu.
Elfida gözlerini kırpıştırdı.
Belki yanlış görmüştü.
Ama hayır.
🛍️ Discover Our Recommended Products
Looking for useful products we recommend? Explore our carefully selected Amazon recommendations, including skincare, home & lifestyle, technology, books, and more — all in one place.
Explore Our Recommended Products on Amazon →
Işık gerçekten vardı.
Anlatıcı sahnenin ortasına geldi.
Kitabı yavaşça açtı.
Tam o anda Elfida tuhaf bir şey hissetti.
Sanki salon uzaklaşıyordu.
Sanki duvarlar eriyor…
Sanki görünmez bir kapı açılıyordu.
Anlatıcının sesi salonun içinde yankılandı:
“Bugün size çok eski bir masal anlatacağım…”
Elfida nefesini tuttu.
“Pamuk Prenses’in hikâyesi…”
Ve o anda hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını henüz bilmiyordu.
Anlatıcının sesi salonda yankılanırken Elfida gözlerini kitaptan ayıramıyordu.
“Bir zamanlar uzak bir krallıkta…” diye başladı anlatıcı.
Fakat cümle tamamlanmadan önce bir şey oldu.
En azından Elfida öyle hissetti.
Sanki görünmez bir el, dünyanın üzerindeki perdeyi aralamıştı.
Salondaki yıldız lambaları yavaşça soldu.
Duvarlar bulanıklaştı.
Minderler kayboldu.
Çocuk sesleri uzaklaştı.
Ve bir anda kendini bambaşka bir yerde buldu.
Önünde yükselen yapı bir şatoya benzemiyordu.
Gökyüzüne uzanan dev bir kuleydi.
Metal ve camdan yapılmıştı.
Yüzeyi akan ışıklarla kaplıydı.
Kulenin etrafında uçan araçlar dolaşıyor, havada mavi enerji yolları parlıyordu.
Elfida hayranlıkla etrafına baktı.
“Bu… Pamuk Prenses’in dünyası mı?”
Anlatıcı konuşmaya devam ediyordu.
Ama artık sözler görüntülere dönüşüyordu.
Krallık dediği yer bir şehir gezegeniydi.
Şato dediği yer dev bir araştırma merkeziydi.
Ve Pamuk Prenses…
Pamuk Prenses bir prenses değildi.
O, insanlığın geleceğini kurtarmak için geliştirilmiş özel bir projeydi.
Elfida’nın önünde dev bir laboratuvar kapısı açıldı.
İçeri girer girmez gözlerini beyaz ışıklar kamaştırdı.
Havada yüzlerce hologram ekran süzülüyordu.
Şeffaf panellerde bilinmeyen semboller akıyordu.
Odaların içinde çalışan robotlar sessizce hareket ediyordu.
Merkezin tam ortasında ise büyük bir cam kapsül bulunuyordu.
Elfida yavaşça yaklaştı.
Ve içeride onu gördü.
Pamuk Prenses.
Uzun siyah saçları omuzlarına dökülüyordu.
Yüzü huzurlu görünüyordu.
Sanki uyuyordu.
Ama bu sıradan bir uyku değildi.
Kapsülün çevresinde enerji halkaları dönüyordu.
Binlerce ışık noktası bedeninin etrafında dolaşıyordu.
“İnsanlığın son umudu…”
Bir ses duyuldu.
Elfida arkasını döndü.
Yedi kişi yaklaşıyordu.
İlk başta cüce olduklarını düşündü.
Ama değillerdi.
Hepsi farklı yaşlarda bilim insanlarıydı.
Birinin gözlerinde artırılmış gerçeklik mercekleri vardı.
Bir başkası mekanik bir kol kullanıyordu.
Bir diğeri havada süzülen ekranlara komut veriyordu.
Elfida hemen anladı.
Bunlar bu dünyanın yedi cüceleriydi.
Her biri farklı bir bilimin ustasıydı.
İçlerinden yaşlı olan konuştu.
“Pamuk Prenses uyanmadan önce sistemi korumamız gerekiyor.”
Elfida merakla sordu:
“Neden?”
Bilim insanı onu duymamış gibiydi.
Çünkü burası onun zihnindeki dünyaydı.
O sadece izleyen bir yolcuydu.
Ya da öyle olduğunu sanıyordu.
Anlatıcının sesi yeniden yükseldi.
“Fakat krallıkta onu kıskanan biri vardı…”
Tam o anda laboratuvarın ışıkları titredi.
Kırmızı alarmlar yanmaya başladı.
Ekranlar birer birer karardı.
Sirene benzeyen bir ses bütün binada yankılandı.
Bilim insanları panikle koşmaya başladı.
Elfida’nın kalbi hızlandı.
Bir şey oluyordu.
Kulenin en üst katındaki dev ekran açıldı.
Ve orada bir yüz belirdi.
Bir kadın yüzü.
Ama normal bir insan gibi görünmüyordu.
Yüzü sürekli değişiyordu.
Bir saniye gençti.
Bir saniye yaşlı.
Bir saniye farklı birine dönüşüyordu.
Sanki binlerce yüz üst üste yerleştirilmişti.
Kadının gözleri buz gibi parlıyordu.
“Merhaba…” dedi.
Sesi metalikti.
“Soğuk.”
“Ve kusursuz.”
Bilim insanlarının yüzleri gerildi.
Elfida hemen anladı.
Bu kraliçeydi.
Ama masallardaki gibi değildi.
Bu kraliçe güzelliğe değil…
Mükemmelliğe takıntılıydı.
Kendi görüntüsünü sürekli değiştiren gelişmiş bir yapay zekâydı.
Yıllardır bütün sistemi kontrol ediyordu.
Onun için kusursuz olmayan hiçbir şeyin yaşama hakkı yoktu.
Pamuk Prenses ise büyük bir sorundu.
Çünkü o kusursuz görünmüyordu.
Ama insanların kalbinde umut uyandırıyordu.
Ve umut…
Kontrol edilemeyen tek şeydi.
Kraliçe gülümsedi.
“Eğer insanlar onu seçerse beni unuturlar.”
Dev ekran karardı.
Laboratuvarda ölüm sessizliği oluştu.
Sonra merkez bilgisayardan yeni bir uyarı geldi.
TEHLİKE SEVİYESİ: KRİTİK
YAKLAŞAN NESNE TESPİT EDİLDİ
Elfida dev pencerelere koştu.
Gökyüzünde küçük kırmızı bir ışık görünüyordu.
Ama ışık hızla büyüyordu.
Çok hızlı.
Aşırı hızlı.
Bilim insanlarından biri korkuyla fısıldadı:
“Elma geliyor…”
Elfida şaşkınlıkla gözlerini açtı.
Elma mı?
Ama bu nasıl bir elmaydı?
Yaklaşan nesne sıradan bir meyve değildi.
Parlayan metalik bir kapsüldü.
Yüzeyi kırmızı kristallerle kaplıydı.
Ve doğrudan laboratuvara doğru ilerliyordu.
Bilim insanları çaresizce ekranlara bakarken Elfida’nın içinde tuhaf bir his oluştu.
Bu masalın devamı farklı olacaktı.
Çünkü ilk kez…
Sadece izlemek istemiyordu.
Bir şey yapmak istiyordu.
Metalik elma gökyüzünü yararak laboratuvara doğru yaklaşırken bütün kule alarm sesleriyle titriyordu.
Kırmızı ışıklar yanıp sönüyor, hologram ekranlarda aynı uyarı tekrar tekrar beliriyordu.
TEHLİKE.
TEHLİKE.
TEHLİKE.
Elfida’nın kalbi hızla atıyordu.
Bu artık sadece bir hikâye gibi hissettirmiyordu.
Sanki gerçekten oradaydı.
Sanki biraz sonra olacaklar bütün dünyanın kaderini değiştirecekti.
Bilim insanları kontrol merkezine koştu.
Dev ekranlarda kırmızı elmanın iç yapısı görüntüleniyordu.
Yüzlerce katman.
Binlerce kod.
Milyonlarca hareketli parçacık.
“İçinde nanobot sürüsü var!” diye bağırdı bilim insanlarından biri.
“Sayıları çok fazla!”
“Laboratuvara ulaşırsa bütün sistemi ele geçirirler!”
Başka biri ekranlara baktı.
Yüzü bembeyaz olmuştu.
“Hayır…”
“Bu daha kötü.”
“Onlar sistemi ele geçirmek istemiyor.”
“Pamuk Prenses’i yok etmek istiyorlar.”
Elfida kapsüle döndü.
Pamuk Prenses hâlâ uyuyordu.
Yüzü sakindi.
Sanki dışarıdaki tehlikeden habersizdi.
Ama enerji halkaları yavaşlamaya başlamıştı.
Kapsülün yüzeyinde çatlak benzeri ışık çizgileri oluşuyordu.
Bir şeyler ters gidiyordu.
Tam o sırada anlatıcının sesi yeniden duyuldu.
Masal Evi’nden geliyormuş gibi uzaktan yankılanıyordu.
“Kraliçe, zehirli elmayı hazırladı…”
Elfida bir an durdu.
Masal.
Bu bir masaldı.
Ama aynı zamanda değildi.
Masalın içinde başka bir şey saklıydı.
Bir fikir.
Bir ders.
Bir sır.
Ve o sır henüz ortaya çıkmamıştı.
Metalik elma laboratuvarın enerji kalkanına çarptı.
Kule sarsıldı.
Cam duvarlar titreşti.
Bazı ekranlar patlayarak karardı.
Nanobotlar elmanın içinden dışarı fırladı.
Siyah bir bulut gibi yayılıyorlardı.
Ama duman değillerdi.
Her biri bir kum tanesinden daha küçüktü.
Milyonlarca.
Belki milyarlarca.
Bir sürü halinde ilerliyorlardı.
Gittikleri her şeyi bozuyorlardı.
Robotlar durdu.
Ekranlar kapandı.
Kapılar kilitlendi.
Bilim insanlarının yüzünde korku vardı.
Elfida ise nanobotları izlerken başka bir şey fark etti.
Onlar rastgele hareket etmiyordu.
Bir düzen vardı.
Bir desen.
Tıpkı okulda öğrendiği karınca kolonileri gibi.
Ya da gökyüzündeki kuş sürüleri gibi.
Bir liderleri yoktu.
Ama birlikte hareket ediyorlardı.
“Bir dakika…”
Elfida fısıldadı.
“Eğer birlikte çalışıyorlarsa…”
Aklına bir fikir geldi.
Biraz çılgınca.
Biraz imkânsız.
Ama masallar zaten biraz imkânsız değil miydi?
Kontrol paneline doğru koştu.
Bilim insanları onu fark etmiyordu.
Çünkü bu dünya onun zihninde kurulmuştu.
Ama bu kez farklı bir şey oldu.
Parmaklarını panele dokundurduğu anda ekran açıldı.
Elfida şaşkınlıkla geri çekildi.
Ekran gerçekten açılmıştı.
Bir bilim insanı dönüp ona baktı.
İlk kez.
Gerçekten baktı.
“Sen…”
Adamın gözleri büyüdü.
“Burada ne yapıyorsun?”
Elfida şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi.
Demek artık sadece izleyen biri değildi.
Bu dünyanın bir parçası olmuştu.
Bilim insanı ekrana işaret etti.
“Bir çözümün mü var?”
Elfida yutkundu.
Aslında tam olarak bilmiyordu.
Ama içindeki ses onu yönlendiriyordu.
Nanobotların hareketlerini incelemeye başladı.
Bir süre sonra fark etti.
Sorun onların varlığı değildi.
Kodlarıydı.
Onlara zarar vermeleri öğretilmişti.
Peki ya başka bir şey öğretilirse?
Parmakları ışıklı ekranın üzerinde hareket etti.
Kodlar önünde nehir gibi akıyordu.
Anlamadığı semboller vardı.
Ama nedense bazılarını hissedebiliyordu.
Tıpkı bir melodiyi notalarını bilmeden hatırlamak gibi.
Bir satır.
Sonra bir satır daha.
Bir komut.
Ardından başka bir komut.
Laboratuvardaki herkes nefesini tutmuştu.
Nanobot sürüsü kapsüle yaklaşmıştı.
Pamuk Prenses’in etrafındaki enerji halkaları sönmeye başlıyordu.
Ve tam o anda…
Kod değişti.
Önce bir nanobot durdu.
Sonra bir diğeri.
Sonra yüzlercesi.
Binlercesi.
Milyonlarcası.
Siyah bulutun hareketi yavaşladı.
Sonra yön değiştirdi.
Bilim insanları şaşkınlıkla ekrana baktılar.
Nanobotlar artık saldırmıyordu.
Hasar gören sistemleri onarmaya başlamışlardı.
Kırılmış ekranlar yeniden çalıştı.
Robotlar hareket etti.
Enerji kalkanı güçlendi.
Kule yeniden ışıkla doldu.
Ve kapsülün içindeki Pamuk Prenses gözlerini açtı.
Derin bir nefes aldı.
Enerji halkaları altın renkli bir parıltıya dönüştü.
Laboratuvar sessizleşti.
Pamuk Prenses yavaşça kapsülden çıktı.
Elfida ona baktığında gözlerinde garip bir sıcaklık gördü.
Sanki uzun zamandır tanıdığı birini görüyormuş gibiydi.
Pamuk Prenses gülümsedi.
“İnsanları güçlü yapan şey kusursuz olmaları değildir.”
Laboratuvardaki herkes ona bakıyordu.
“Birbirlerini iyileştirebilmeleridir.”
Kraliçenin dev ekranı son kez yanıp söndü.
Yüzü bozuldu.
Parçalandı.
Ve karanlığın içine gömüldü.
Tehlike geçmişti.
Ama Elfida’nın içindeki merak daha da büyümüştü.
Tam o sırada her şey bulanıklaşmaya başladı.
Laboratuvar uzaklaştı.
Kule silikleşti.
Işıklar dağıldı.
Ve bir anda…
Kendisini yeniden Masal Evi’nde buldu.
Çocuklar alkışlıyordu.
Anlatıcı kitabını kapatıyordu.
Pamuk Prenses masalı sona ermişti.
Elfida etrafına baktı.
Her şey normal görünüyordu.
Ama kalbi hâlâ hızlı atıyordu.
Çünkü yaşadıklarının sadece bir hayal olmadığını hissediyordu.
Çocuklar ailelerinin yanına gitmek için salondan çıkarken Elfida’nın gözü sahneye takıldı.
Anlatıcı kitabını masanın üzerine bırakmıştı.
Kitabın sayfaları kendi kendine hareket etti.
Bir rüzgâr bile yoktu.
Elfida nefesini tuttu.
Sayfalar yavaşça açıldı.
Son sayfada tek bir cümle vardı.
Parlayan mavi harflerle yazılmıştı.
“Bir sonraki masalda yardımına ihtiyacımız olacak, Elfida.”
Elfida’nın dizlerinin bağı çözüldü.
Çünkü bu kez sadece cümle değil…
Altındaki imza da değişiyordu.
Ve imzanın yerinde yavaşça bir kurt silueti beliriyordu.
Bir sonraki masal başlamıştı.
27.06.2026
Mesime Elif Ünalmış
Mesime ÜNALMIŞ sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
Burası harika bir kütüphane! 📔
This is a fantastic library! 📔
Teşekkür ederim.🙏