
Kadına Şiddet ve Travma
Gece yarısı…
İzmir’in dar sokakları günün gürültüsünü geride bırakmış, ağır bir sessizliğe bürünmüştü. Sokak lambalarının solgun ışığı kaldırım taşlarına vuruyor, rüzgâr duvar aralarında dolaşırken sanki geçmişten kalan hikâyeleri fısıldıyordu.
Ama o sessizlik her yerde aynı değildi.
Şehrin farklı iki noktasında, iki genç savcı uykuyla uyanıklık arasında sıkışmıştı. Gözlerini kapattıkça, gündüz gördükleri sahneler daha da belirginleşiyor, zihinleri onları dinlenmeye değil, yeniden yaşamaya zorluyordu.
Birinci savcı yatağında sırtüstü yatıyordu. Gözleri tavana sabitlenmişti. Nefesi düzensizdi. Kadının sesi hâlâ kulaklarında yankılanıyordu:
“Ben… artık dayanamıyorum.”
Bu cümle, yalnızca bir ifade değildi. İçinde yılların birikimi, korku, çaresizlik ve kırılmış bir hayat vardı. Kadın konuşurken elleri titremişti. Parmakları birbirine kenetlenmiş, sanki dağılmamak için son bir çabayla kendini tutuyordu. Gözlerini bir an bile kaldırmamıştı. Sanki bakarsa, yaşadıkları bir anda yeniden karşısına çıkacaktı.
Savcı o an sadece dinlemişti. Sorması gereken soruları sormuş, notlarını almıştı. Ama şimdi… o anın sessizliği, bütün kelimelerin önüne geçmişti.
Başını yana çevirdi. Gözlerini kapatmaya çalıştı.
Ama olmadı.
Çünkü bazı hikâyeler, anlatıldıkları yerde kalmazdı.
İnsanın içine yerleşirdi.
Diğer savcı aniden yatağında doğruldu. Nefesi hızlanmış, alnında ince bir ter tabakası oluşmuştu. Rüyasında yine aynı sahne vardı.
Mahkeme salonu.
Kalabalık… ama bir o kadar sessiz.
Hakimin sesi duyuluyordu ama kelimeler anlamını yitiriyordu. Çünkü o an herkesin dikkati tek bir noktadaydı: Kadının gözleri.
Korku, utanç ve alışılmış bir kabulleniş… hepsi bir aradaydı.
Sanki yaşadıkları, ilk kez olmuyormuş gibiydi.
Sanık konuşuyordu.
Sesi sakindi. Fazla sakindi.
Sanki anlatılanlar bir başkasının hayatına aitmiş gibi, sıradan ve duygusuz.
Savcının elleri o an farkında olmadan sıkılmıştı. İçinde yükselen öfke, görev bilinciyle bastırılmıştı. Çünkü o sadece bir savcıydı. Duygularıyla değil, delillerle konuşmalıydı.
Ama şimdi, gecenin bu saatinde, o bastırılan her şey yeniden yüzeye çıkıyordu.
Yatağın kenarına oturdu. Başını ellerinin arasına aldı.
Bir süre öylece kaldı.
Biraz sonra kalktı ve pencereye yürüdü. Perdeyi araladığında şehir tüm sakinliğiyle karşısındaydı. Sokaklar boştu. Işıklar yanıyordu ama hayat durmuş gibiydi.
Derin bir nefes aldı.
Dışarıdaki sessizlikle içerideki gürültü birbirine hiç benzemiyordu.
Çünkü o biliyordu…
O kadının yaşadığı evde, sessizlik hiçbir zaman huzur demek olmamıştı. Orada sessizlik, korkunun diğer adıydı. Bağırmamak için susulan, duyulmasın diye bastırılan çığlıkların adıydı.
Savcı gözlerini kapattı.
Zihninde tek bir soru vardı:
“Kaç kişi daha böyle yaşıyor?”
Gece ilerledikçe şehir uykuya daha da derin daldı. Ama bazı insanlar için gece, dinlenmek değil; hatırlamaktı.
Ve bazı dosyalar…
Dosya olarak kalmazdı.
Bir kadının titreyen sesi, bir bakış, bir suskunluk…
Bunlar kâğıtlara sığmazdı.
İnsanın içine yerleşirdi.
Savcı pencerenin önünde bir süre daha durdu. Sonra yavaşça geri döndü. Sabah olduğunda yine aynı masaya oturacak, aynı dosyayı açacak, aynı cümleleri okuyacaktı.
Ama artık biliyordu.
Bu sadece bir dava değildi.
Bu, bir hayatın yeniden kurulup kurulamayacağının hikâyesiydi.
Ve belki de…
Karanlıktan umuda uzanan o ince çizginin tam ortasıydı.
Mesime Elif Ünalmış
24.05.2026
BÖLÜM 1 – Kadına Şiddet ve Travma
⬅️ Önceki Bölüm: Sessizliklerin İçinden Doğan Hikâyeler
https://mesimeunalmis.com/2026/05/15/giris-sessizliklerin-icinden-dogan-hikayeler/
➡️ Sonraki Bölüm: Göç ve Kaybolan Çocukluklar
https://mesimeunalmis.com/2026/05/26/karanliktan-umuda-bolum-2goc-ve-kaybolan-cocukluklar/
Mesime ÜNALMIŞ sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
Definitely.
Muito triste