KARANLIKTAN UMUDA – BÖLÜM 2
Göç ve Kaybolan Çocukluklar
Sabahın ilk ışıkları henüz doğmamıştı.
Gökyüzü griyle karanlık arasında sıkışmış, deniz kıyısı
puslu bir sessizliğe bürünmüştü.
Rüzgâr sert esiyordu.
Dalgalar, kıyıya vurdukça sanki bir şeyleri geri getirmek
ister gibi uğulduyordu.
O sabah, sahil sıradan bir sabah değildi.
Bir ihbar gelmişti.
Küçük bir bot…
Aşırı yük…
Ve kaybolan insanlar.
Savcı olay yerine ulaştığında polisler çoktan çevreyi
sarmıştı. Kumların üzerinde düzensiz ayak izleri vardı. Bazıları denize doğru
gidiyor, bazıları yarıda kesiliyordu.
Her iz, bir hikâyeydi.
Ama bazı hikâyeler tamamlanamadan bitmişti.
Bir köşede, battaniyeye sarılmış küçük bir çocuk oturuyordu.
Üzerindeki kıyafetler ıslaktı. Ellerini dizlerine bastırmış,
sessizce önüne bakıyordu.
Ağlamıyordu.
Bu, en çok dikkat çeken şeydi.
Savcı yavaşça yaklaştı. Dizlerinin üzerine çöktü.
Sesini olabildiğince yumuşattı:
“Adın ne?”
Çocuk önce cevap vermedi.
Sanki soruyu anlamamış gibiydi… ya da cevap vermek
istemiyordu.
Bir süre sonra dudakları hafifçe kıpırdadı:
“Yusuf.”
Ses o kadar kısıktı ki, rüzgâr neredeyse alıp götürecekti.
Savcı başını salladı.
“Yusuf… annen nerede?”
Bu kez çocuk gözlerini kaldırdı.
İlk defa.
O bakış…
Bir çocuğa ait olmaması gereken kadar ağırdı.
Denizi işaret etti.
Hiçbir şey söylemeden.
O an, rüzgâr daha sert esti.
Savcı bir an nefes alamadı.
Sanki o küçücük parmak, sadece denizi değil, bir gerçeği
gösteriyordu.
Geri dönmeyenleri.
Ekipler arama çalışmalarına devam ediyordu.
Deniz, her zamanki gibi sakindi dışarıdan bakıldığında.
Ama içindekileri kimse bilmiyordu.
Bir polis memuru sessizce yaklaştı.
Alçak sesle konuştu:
“Botta en az yirmi kişi varmış… Fazlası olabilir.”
Savcı gözlerini kapattı.
Bu bir sayı değildi.
Bu, yirmi ayrı hayat demekti.
Yirmi ayrı hikâye… yarım kalmış.
Yusuf hâlâ aynı yerde oturuyordu.
Battaniyeye daha sıkı sarılmıştı.
Savcı tekrar yanına gitti.
“Üşüyor musun?”
Çocuk başını hafifçe salladı.
Ama bu, sadece soğukla ilgili değildi.
Gözleri hâlâ denizdeydi.
Sanki biri geri gelecekmiş gibi bakıyordu.
Sanki biraz daha beklerse, her şey düzelecekmiş gibi…
Savcı o bakışı unutamayacağını o anda anladı.
Bir süre sonra sağlık ekipleri çocuğu almak istedi.
Yusuf ayağa kalktı ama yürürken arkasına baktı.
Bir kez.
Sonra bir daha.
Savcı o an içinden geçen cümleyi durduramadı:
“Bir çocuk, bu kadar erken vazgeçmemeliydi.”
Ama bazı çocuklar…
Seçme şansı olmadan büyürdü.
Gün ilerledikçe sahildeki hareketlilik azaldı.
İnsanlar dağıldı. Araçlar çekildi. Kumdaki izler rüzgârla
silinmeye başladı.
Ama bazı izler silinmezdi.
Savcı sahilde tek başına kaldı.
Dalgaların sesini dinledi.
Her dalga, sanki bir şey söylüyordu.
Ama kelimelere dökülemeyen bir şey…
Belki bir veda.
Belki bir yardım çağrısı.
Cebinden küçük not defterini çıkardı.
Sayfayı açtı.
Yazmak istedi.
Ama ne yazacağını bilemedi.
“Yusuf” yazdı önce.
Sonra durdu.
Çünkü bu hikâye bir isimden ibaret değildi.
Bu, bir çocuğun çocukluğunu denizde bırakmasının
hikâyesiydi.
Gözlerini tekrar ufka çevirdi.
Güneş yavaş yavaş yükseliyordu.
Işık, suyun üzerine vuruyor, her şeyi daha görünür
kılıyordu.
Ama bazı gerçekler…
Gün ışığında bile saklı kalıyordu.
Savcı derin bir nefes aldı.
Ve içinden şu cümle geçti:
“Adalet, sadece yaşayanlar için değil… kaybolanlar için de
olmalı.”
O gün bir dosya açıldı.
Ama bu, sıradan bir dosya değildi.
Bu dosyada sadece ifadeler, raporlar, tutanaklar yoktu.
Bu dosyada…
bir çocuğun denize bıraktığı hayat vardı.
Ve Yusuf…
O gün konuşmadığı her şeyi, gözleriyle anlatmıştı.
26.05.2026
Mesime Elif Ünalmış

